Sence Kendim Mi?

Kendini bilmek ve "bildiğini bilmek" üzerine

Yiğit GÜRDAL

9/12/20264 min read

A white envelope on a black background
A white envelope on a black background

Sence Kendim mi?

İnsan kendisini bildiğini düşünür. Ne istediğini, neden böyle davrandığını, neden bazı şeylerden vazgeçemediğini bildiğini varsayar. Hatta çoğu zaman kendi hikâyesini o kadar iyi anlatır ki geriye keşfedilecek pek bir şey kalmadığı hissine kapılır. “Ben zaten böyle biriyim”, “Benim problemim bu”, “Neden yaptığımı biliyorum” der. Ama biraz yakından baktığımızda tuhaf bir şey görürüz: Bildiğimiz halde değiştiremediğimiz şeyler vardır. İstemediğimiz halde döndüğümüz yerler, vermemeye karar verdiğimiz halde verdiğimiz cevaplar, bitirmeye çalıştığımız halde yeniden kurduğumuz ilişkiler vardır. Sanki hayatımızın içinde bizden habersiz çalışan başka bir şey vardır.

Belki de mesele tam burada, dilde başlıyordur.

Çünkü kendimizi önce konuşarak tanırız. Dünyaya geldiğimiz anda kim olduğumuzu bilmiyoruz. Bizim için konuşanlar var. Bize bir şeyler söylüyorlar. “Sen çok hassassın”, “sen uslu bir çocuksun”, “sen zaten beceremezsin”, “sen çok zekisin”, “böyle davranırsan kimse seni sevmez”... Zamanla bu sözlerin çoğunu unuttuğumuzu düşünürüz. Oysa bazıları içimizde kalır. Sonra büyürüz ve bir bakarız, kendimiz hakkında konuşurken başkalarının kelimelerini kullanıyoruz. İnsan yalnızca dili konuşmuyor olabilir; biraz da dilin içinden kendisini konuşuyor olabilir.

Bu yüzden bazen bir insanın anlattığı olaydan çok, o olayı anlatırken hangi kelimeye tekrar tekrar döndüğü ilgimi çeker. Neden tam orada sustuğu. Neden yıllardır aynı ifadeyi kullandığı. Neden “tesadüfen” söylediği bir kelimeyi geri alıp başka bir kelimeyle değiştirdiği. Çünkü konuşurken yalnızca söylemek istediğimiz şeyi söylemiyoruz. Bazen ağzımızdan çıkan şey, bizim hakkımızda bizim henüz bilmediğimiz bir şey söylüyor.

Belki de insanı ilginç yapan şey tam olarak bu bölünmüşlük. “Bunu istemiyorum” deyip yine de istemek. “Artık onu düşünmüyorum” deyip bütün gün onu düşünmek. “Bu ilişki bana zarar veriyor” deyip bir türlü çıkamamak. Kendimiz hakkında oldukça makul açıklamalarımız vardır; ama hayatımızın bazı yerlerinde bu açıklamalar nedense işe yaramaz. Çünkü insan, kendisi hakkında bildiği kişiyle aynı kişi değildir her zaman. Söylediğimiz “ben” ile konuşurken ortaya çıkan ben arasında küçük ama önemli bir mesafe vardır.

Arzu da bu mesafenin içine yerleşir. “Ben ne istiyorum?” sorusu ilk bakışta çok basit görünür. Fakat gerçekten ne istiyoruz? Birini mi, yoksa onun tarafından arzulanmayı mı? Başarılı olmayı mı, yoksa başkasının gözünde değerli olmayı mı? Ayrılmayı mı, yoksa ayrılabilecek kadar önemli olduğumuzu kanıtlamayı mı? Bazen istediğimizi sandığımız şeyin arkasında, başkasının bizden ne istediğine dair çok daha eski bir soru vardır. “Benden ne bekleniyor?” “Beni nasıl görüyor?” “Beni sevmeleri için nasıl biri olmam gerekiyor?” Kendi arzumuzu bulmaya çalışırken bile başkasının dilinin içinden konuşuyor olabiliriz.

Sonra tekrarlar gelir. Aynı tip insanlara çekilmek. Aynı tartışmaları yaşamak. Aynı yerde incinmek. Aynı şeyi bırakmaya çalışıp yeniden ona dönmek. Burası biraz tuhaftır. Çünkü insan yalnızca kendisine iyi gelen şeyleri yapmaz. Bazen canımızı yakan bir şeyden de vazgeçemeyiz. Hatta bazen tam da bizi tüketen yerde bir çeşit tatmin vardır. Lacan'ın jouissance dediği şey biraz da burada düşünülür: Hazdan çok daha fazlası; insanın acı veren bir şeyin içinde bile kendisine ait bir tatmin bulabilmesi. “Bunun bana iyi gelmediğini biliyorum” ile “ama yine de bırakamıyorum” arasındaki o garip yerde.

O zaman semptomu da başka türlü görmeye başlarız. Kaygı, takıntı, tekrar eden ilişki biçimleri, bir türlü bırakılamayan davranışlar... Bunların yalnızca ortadan kaldırılması gereken arızalar olduğunu düşünmek kolaydır. Fakat ya bunlar aynı zamanda bir şey yapıyorsa? Ya semptom yalnızca başımıza gelen bir şey değilse de, bizim hayatımızda bir yere hizmet ediyorsa? O zaman soru “Bunu nasıl yok ederiz?” olmaktan çıkar. “Bu neden burada?” sorusuna dönüşür. Daha da önemlisi, “Ben bunun içinde ne yapıyorum?” sorusuna.

Belki de amaç kendimizi sonunda bulmak değildir. Belki içeride keşfedilmeyi bekleyen, tamamlanmış bir “gerçek ben” yoktur. Belki mesele, kendimiz hakkında yıllardır anlattığımız hikâyenin içine biraz mesafe koyabilmektir. Kendi sözümüzün içinde bize ait olmayanı, kendi arzumuz sandığımız şeyin içindeki Öteki'yi, vazgeçemediğimiz şeyin bize ne yaptığını duyabilmek.

Çünkü bazen problem cevabı bilmemek değildir. Bazen problem, yıllardır aynı soruyu sormamızdır.

« Je pense où je ne suis pas, donc je suis où je ne pense pas. »
“Düşündüğüm yerde değilim; dolayısıyla olmadığım yerde düşünüyorum.”

Écrits, 1966, s. 516–517.

İletişim

psikologyigitgurdal@gmail.com

Gelişmelerden Haberdar Olun

444 8 696

Uzm. Psikolog Yiğit Gürdal TPD ÜyesidirUzm. Psikolog Yiğit Gürdal TPD Üyesidir